بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Lise öğretmenliğimin 28 Şubat 1997’den sonraki 16-17 yılı çok zor ve problemli geçti.
Postmodern darbe; Türkiye’ de düzen ve disiplini altüst , hiyerarşiyi darmadağın etti.
Ülke; müthiş ve münafıkça bir şiddete sokuldu, en çok zararı liseler gördü.
İHL baş hedef yapıldı; milligüvenlikçi istihbarat subayları ve militarist millliyetçi yöneticiler, milli eğitimin ciddiyet ve düzenini pazara çıkarttı…
1999/ 2001 arasında 17 yıl çalıştığım İHL de keyfi şekilde açığa alındım, sadece nöbet tuttum ceza kabilinden.
Hiç unutmam nöbetçi olduğum okulun son katı, müdür odasına bakıyordu.
Teneffüste öğrencilerle sohbet ederken gördüm ki; müdür hışımla merdivenleri tırmanmış bize doğru geliyor. Ne olacak diye merak ederken müdür bey” hocam sen ne biçim nöbet tutuyorsun!” demez mi?
⁃ Ne var yani demeden “ öğrencilerle konuşamazsın, nöbetini doğru düzgün tut” dedi ve kıpkırmızı öfkeyle çekip gitti.
Liseli gençlerle taaccüp ettik ve 28 Şubat sürecinde olduğumuzu hatırladık.
2013- 16 arasında Antalya Çağlayan Lisesi’nde çalışıyordum.
Cemaat hareketi ile iktidar çatışmaya başlamıştı. Bu kavga 2’sine de karşı çıkanlara iyi bir fırsattı.
Mezhepçi takiyyeci bir müdür okulu yönetiyordu. Gezi vakasını örtülü şekilde organize etmiş, aleni kemalist mezhepçilik yapıyordu.
Bu hengamede; 30 yıl ilköğretimde çalışmış bir öğretmen; siyasi/ yerel milliyetçi kontenjandan müdür olarak tayin edildi.
Kendisi açıkça “ emekliliğimi lise müdürü olarak bitirmeye karar verdim” diyordu.
Lise 1 tekrar sınıflarında; gönüllü ve ücretsiz Din Bilgisi ve Ahlâk derslerine giriyordum, sınıflar 54/ 55 kişilikti..
Değil ders disiplin bile zorken dersin izzeti için çırpınırken, müdür MToprak; ilk yazılıdan zayıf alanları bahane ederek, notları yükseltecek şekilde imtihanı tekrarlamamı istedi.
Aynı soruları soracağımı işaret edip yaptığım sınavda değişen bir şey olmadı.
Gerçekte ise; 15 yıla yakın gönülü ücretsiz DKA Bilgisi, TDBilgiler ve Siyer derslerinde kimse sınıfta kalmamıştı, önümüzde zaten bir yazılı, sözlü ve ödev puanları vardı.
O yıllarda; okul puanı diye bir şey vardı; müdürün itibarı ve lise ÖSS larında etkindi.
Sonunda ; ilahiyatçı hocaya dersler devredildi ve fıkra spor siyaset ve disiplin/ susmak şartıyla; ilkokul 4 ten beri tekrarlanan DKA Bilgisi dersinden en yüksek notlar karneye geçti…
O yıllarda Fatih projesi çerçevesinde; akıllı tahtalar derse yardımcı olmak yerine, muzır içerikler seyretmek için kullanılıyordu.
Bir bayan öğretmenin hınzır kahkahalar atarak öğretmenler odasına girişini unutamıyorum.
⁃ Akıllı tahtayı öğrencilere bıraktım geldim heh heh hee!
***
24 Kasım öğretmenler gününden bir gün sonra; seçkin bir okul; İstanbul Erkek Lisesi’ nde 25 Kasım’da patlak veren olaylarda, 9. sınıfta okuyan 7 kişilik bir erkek öğrenci grubunun, okuldaki kız öğrenciler hakkında sistematik taciz, cinsel saldırı söylemi ve hakaret içeren 507 maddelik bir liste hazırladığı ortaya çıktı.
Listede ayrıca kız öğrencilerin gizlice çekilmiş fotoğraflarının arşivlendiği ve öğrencilerin yatakhanelerinde mahremiyet ihlali girişimlerinde bulundukları şu’yu buldu.
(İstanbul Erkek Lisesi yatılı pansiyonda 2020/ 21 öğretim yılından itibaren; 160 erkek 88 kız olmak üzere toplam 248 öğrenci kalabiliyor.)
Bu tür bir durumda, normal şartlarda öğrencilerin başvurması gereken yer; okul yönetimi, rehberlik birimi kısaca esas sorumlular olmalı.
İEL ise kız öğrenciler ;çözümü daha güçlü gördükleri 11. sınıf öğrencilerine anlatmakta buluyor.
Bu tercih zihinlerinde “sorun olduğunda gerçek otorite kim?” sorusuna verdikleri cevabı açıkça gösteriyor: Güvenemedikleri İE Lisesi yönetimine değil, güçlü oldukları için çözeceklerini düşündükleri ağbeylerine! yöneliyorlar.
Sürecin kırılma noktası ise 11. sınıf erkeklerinin devreye girmesiyle ortaya çıkıyor.
Davalı 9. sınıfların bulunduğu,
yatakhane odalarını basıp fiziksel müdahalede bulunuyor ve bazı öğrenciler zorla dışarı çıkarılıp, tehdit ediliyor ve şiddet gördüğü öne sürülüyor.
Böylece okul sınırları içinde adalet ve çözüm yerine, kendi aralarında şiddet ve güç üzerinden çözmeye çalışıyorlar.
Türkiye’de hukuki süreçlere duyulan güvensizlik, hayatın birçok alanında “biz güçlüyüz çözeriz, o bizim işimiz“ gibi kabileci pratiklerle kendisini gösteriyor. Adalet çoğu zaman mahkeme salonlarında değil, mafyatik bağlar, sosyal medya, akraba ilişkileri ve sokakta şekilleniyor.
Öğrencilerin davranış biçimi aslında; toplumdaki yaygın Hak arama tarzının doğrudan yansıması.
Olayın arka planındaki daha derin mesele şu:
Gençler; okul içinde yaşadıkları bir sorunda sorumlu yetişkinlerin devreye girip sorunu çözeceğinden emin değiller.
Geçmiş şikayetlerin karşılık bulmaması gençler için yeterince caydırıcı.
Bu yüzden resmi mekanizmalara başvurmak riskli ve çoğu zaman da beyhude bir çaba olarak algılanıyor.
Taciz ve zorbalıkla ilgili süreçlerin nasıl işletildiğinin bilinmemesi,
şikayet edenlerin damgalanma ya da dışlanma ihtimali ve “yetişkin otoritesiyle temas kurmanın daha çok sorun çıkaracağı” düşüncesi, bardak taşıncaya dek içine atıp/ fısıltıyla konuşmayı daha mantıklı bir seçenek hâline getiriyor.
PISA 2022 verilerine göre; Türkiye’de öğrencilerin yaklaşık yüzde 25 ila 28’i okulda düzenli bir zorbalık deneyimi yaşıyor, bu oran OECD ortalamasının bariz şekilde üstünde.
2025/ 2026 öğretim yılında taciz ve zorbalığın arttığını gözlemleyebiliyoruz.
Öğrencilerin önemli bir kısmı, yaşadığı şiddeti/ rahatsızlığı hiçbir yetişkine- aile ve okul idaresine bildirmiyor.
Bu durum öğretmen ya da tekil idareci davranışlarından değil, tecrübi ortak belleğe yerleşmiş bir güven sorunu.
Adaletin kurumlar; ilgili ve yetkililer eliyle sağlanacağına dair güven zayıflığı, çocukları bildik çözüm yöntemlerine yöneltiyor.
9. sınıf öğrencilerinin niyeti ne olursa olsun, “şaka” kelimesinin ardına saklanmanın hiçbir karşılığı yok.
‘Dijital kültürde normalleşen cinsiyetçi mizahın okul ortamına taşınması
taciz ile şaka arasındaki sınırın silindiğini’ öğrencilerin “toplumsal ahlâk ve şahsi mahremiyet” konusunda eğitilmediklerini gösteriyor.
*
Avustralya- Melbourne Örneği:
Melbourne’ün saygın özel okullarından Yarra Valley Grammar, 2024 baharında okul topluluğunu derinden sarsan bir olayla gündeme geldi. Bir grup erkek öğrencinin, kız arkadaşlarını ve okulda okuyan diğer kız öğrencileri aşağılayıcı ve tehditkar ifadelerle sınıflandırdığı bir liste hazırladığı ortaya çıktı.

Listenin en aşağılayıcı kategorisinde yer alan “unrapeable” (tecavüze edilmeye değmez”
ifadesi, yalnızca kaba bir hakaret değil; kız öğrenci bedenlerine yönelik aşağılamanın sıradanlaştığı bir zihniyetin dışavurumu olarak görüldü.
Listenin diğer başlıkları da aynı yaklaşımı yansıtıyordu: “wifeys” (eş adayı olarak görülenler), “cuties” (sevimliler), “object” (bedeni dışında değeri olmayanlar), “get out” (istenmeyenler)…
Bu etiketler, kız öğrencilerin okulda bir birey olarak değil, şehvetçi erkek bakışının belirlediği bir hiyerarşiyi yansıtan bakışı gösteriyordu.
Böyle bir atmosferde sıradan bir teneffüs bile kaygı yaratmaya yetiyordu. Bir gencin kendini değersiz hissetmesi için bazen birkaç kelime bile yeterli olabiliyor.
Olay duyulur duyulmaz öğrenciler konuyu doğrudan okul yönetimine bildirdi.
Kurumun refleksi çok hızlı gelişti. Aynı gün resmi soruşturma başlatıldı.
Listeyi hazırlayan iki öğrencinin kaydı derhal iptal edildi, diğerleri disiplin süreçlerine alındı.
Velilere gecikmeden bilgilendirme mektubu gönderildi.
Süreç yalnızca okulun iç mekanizmalarıyla sınırlı kalmadı; yönetim olayı polise rapor ettiğini ve hukuki sürecin işlediğini duyurdu.
Okul Müdürü Mark Merry, velilere gönderdiği açıklamada olayın yalnızca “okulun içinde yaşanmış münferit bir problem” olarak görülmesine karşı çıktı. Şöyle dedi:“Bu davranışlar okulun değerlerine aykırı; ancak bundan daha fazlasının yapılması gerekiyor. Bu tür olayların sadece okul sorunu olarak adlandırılması, işin özünü kaçırmak olur.
Toplumumuzda seksizm (cinsel şehvetcilik) ve kadın düşmanlığı her zaman mevcuttur ve bunun kabul edilemez olduğunu belirtmek, aileler, öğretmenler, medya, iş arkadaşları ve akranlar olarak hepimizin sorumluluğundadır.”
Ardından mağdur öğrenciler için psikolojik danışmanlık desteği sağlandı; tüm okul topluluğuna yönelik bilgilendirme ve farkındalık çalışmaları başlatıldı.
Bu örneğin anlattığı gerçek yalın ama etkisi derin: Bir okulun sistemi çalıştığında, çocuklar adaleti birbirlerinden değil, güven duydukları kurumlardan ister.
Yarra Valley Grammar’ın izlediği yol tüm topluluğa şu mesajı verdi:
Bu okulda adaleti güç değil, kurallar sağlar; şiddetin değil, kurumun sözü geçer; kız öğrencilerin güvenliği hiçbir koşulda pazarlık konusu yapılmaz.
Bu vaka, dünyanın neresinde olursa olsun benzer sorunların ortaya çıkabileceğini hatırlatıyor.
Ancak farkı yaratan, kurumun ne kadar hızlı, net ve kararlı biçimde harekete geçebildiği.
Adalet mekanizması zamanında devreye sokulduğunda, gençlerin hayatında uzun süreli yaralar bırakabilecek krizler büyümeden durdurulabiliyor.
Yasemin Akyol Başar/ Serbestiyet
***
Üçüncü Delil:
İnsanların hayat-ı içtimaiyesinin en kuvvetli medarı olan gençler delikanlılar(ın) , şiddet-i galeyanda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevalarını tecavüzattan
ve zulümlerden ve tahribattan durduran ve hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü cereyanını temin eden yalnız cehennem fikridir.
Yoksa; cehennem endişesi olmazsa
“El-hükmü li’l-galib” kaidesiyle o sarhoş delikanlılar,
hevesatları peşinde bîçare zayıflara, âcizlere, dünyayı cehenneme çevireceklerdi ve yüksek insaniyeti gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi. Şualar/ 9. ŞUA
Hüseyin Çeşitcioğlu



